Türk Sanayisinde Endüstri Tasarımının İlk Günleri ve Dönemleri

ANADOLU’DAN ESKİ BİR TASARIM BİLGELİĞİ:

“… Bir Direği Düz Dikmek İçin Yüz Yıl Ve Üç Kuşak Gerekir…”

Anadolu’nun en eski usul bilgeliğini taşıyan ustalık deneyimlerinin arkasında çok basit ama şaşmaz gerçekler yatar. Bunun ilginç bir örneğini en açık olarak şöyle yaşamıştım:

1980’li yıllarda Ege bölgesinde “tekne direğini en iyi kim diker?” diye bir araştırma yapıyordum. Bodrum’da ahşap teknelerin direk ve yelken bağlantılarını yapan İsmail usta adında birini önerdiler. Bu usta belki de ilkokul bile okumamış, bütün yaşamını teknelerde çalışarak sürdürmüş, ama işini iyi bilen yaşlı birisiydi. İşte bu mütevazı tekne ustası bana şöyle önemli bir ders vermişti.

Ustayı öncelikle direk dikerken izledim. Yardımcıları olan oğlu ve torunu ile birlikte teknenin direğini dikerken ve bağlantılarını ayarlarken hep üç kişi olarak ve aynı şekilde çalışıyorlardı. En yaşlı olan baba, teknenin burnunda durup direğin bağlantılarına bakıp “biraz sağa veya sola doğru” diyerek oğlunu yönlendiriyordu. Oğlu ise donatımı yapılan direğin önünde durup bir ipe bağladığı tahtaya kendi oğlunu oturtup direğin ucuna çekiyordu. O da direğin yukarıdaki bağlantıları hazırlıyordu.

Bir ara sordum; “İsmail Usta, siz hep üç kişi bir arada mı çalışırsınız? Torununuzu en tehlikeli yere çıkarıyorsunuz, bu iş için başka birini çıkarsanız.

İsmail Usta hiç sektirmeden yanıtladı: “… Hocam, tekne, teknik bir üründür ve en zor olanı da direği doğru dikmektir. Hocam, biz bir aileyiz. Ben tecrübeyim, oğlum güç, torunum da hafif, yani yeni kuşak…” dedi ve ekledi. “… Hocam, hocam, karışık bir işten bahsetmiyorum. Sadece bir direği düz dikmekten bahsediyorum. Yani bir direği düz dikmek için en az üç kuşak, yani 100 yıl gerekir…” dedi.

Çok şaşırtıcı bir yorum yapmıştı. Ben de ilave ettim: “… Tabii herkesin doğru yerde durması kaydıyla!”

Bu örnek Anadolu’nun basit geleneksel deneylere dayalı gerçeğinden aldığım çok önemli bir dersti. Dolayısıyla biz tasarımcılar için önemli olan, hem bu üç değişik kuşağı bir araya getirmek, hem de 100 yılda ulaşılacak yaşamsal bir birikimin süresini çok daha kısaltmak olmalıydı. Kısacası, bizler “… Gücü, deneyimi, genç kuşağı ve küresel rekabet yarışını bir araya getirmeye…” çalışmalıydık.

Nitekim Türkiye’de tasarımcıların arkasında devlet desteği, yanında duran sanayi sektörünün seçkin profesyonellerinin gücü ve direğin tepesine ulaştırdığımız genç tasarımcıların da yaratıcılığı olursa sonuçta başarıl elde ediliyor.

 

ÖNCE BİR SORU:

Türk Sanayiinin Yakın Geçmişi İçinde Endüstri İçin Ürün Tasarımı, Ne Kadar Etkinlik Kazanabildi?

Bu sorunun en doğru cevabını kalın çizgilerle de olsa verebilmek için Türkiye’deki sanayi ve endüstri için tasarım gerçeğinin bu süre içindeki dönemlerini ince­lemek gerekir. Böyle bir incelemeyle bu süre içinde, tasarım konusunda iki temel doğrultunun ortaya çıkmış olduğu görülür:

1- Büyük sanayi kuruluşları içinde yer alan tasarımcıların ortaya koydukları “pazarlama” ağırlıklı ürünler.

2- Orta ve küçük ölçekli sanayi kuruluşları içindeki “kişisel girişim” ağırlıklı ürün­ler.

Şimdi Türkiye’de bu iki doğrultuda gerçekleştirilmiş olan tasarım çalışmaların başlangıçtan bugüne geçirdiği dönemleri kalın çizgilerle değerlendirelim.

 

BİRİNCİ DÖNEM:

1960’lı Yılların Sonunda “Milli Sanayi Hedefi” İle İlk kez Tasarım Çalışmalarının Başlaması

Türkiye’de endüstri tasarımı olgusu, ilk kez 1960’lı yılların son günlerinde, o dönemin tek sanat kurumu olan Güzel Sanatlar Akademisi ortamında, bu alanda özelleşecek bir öğretim ve eğitimin başlatılması gerektiği tartışmalarıyla birlikte ülke gündemine girmişti.

Bu başlangıç dönemi, bir bakıma Türkiye’de yeni ürün tasarımı sorunu ile karşı karşıya kalan büyük sanayi kuruluşlarının da başlangıcı olarak kabul edilir. Çünkü Türkiye’de ancak 1960’lı yıllar ile birlikte, ilk kez büyük öl­çekli üretim yapan yeni sanayi kuruluşları gelişmeye ve etkinlik kazanmaya başlamıştı. Bu sanayi kuruluşlarının daha sonra yurtdışı ilişkilerinin gelişmesi, Türk sanayiindeki profesyonel tasarım çalışmalarının ilk ürünlerini de ortaya çıkarıyordu. Nitekim ülkemizde sanayi için yapılmış olan ilk özgün ürün tasarımları, o yıllardaki, “endüstri ve tasarım heyecanının” da önemli katkısıyla ortaya çıkarılmış olan ürünlerde görülür.

Bu konudaki ilk ciddi uyarıyı, 1965 yılında hocam Utarit İzgi ile ortak olarak tasarımını yaptığımız Ankara’da Kızılay Meydanındaki GİMA binası nedeniyle yaşamıştık. Bu bina Türkiye’deki ilk gökdelendi ve alt katları da ilk büyük mağaza olacaktı. Ancak bu büyük proje nedeniyle hemen şunu gördük. Türkiye’de böyle büyük bir işin hayata geçirilmesi için gereken endüstri üretimi ortada yoktu. Ahşap, alüminyum, demir, hatta aksesuar üretimi bile yoktu. En basit şeyleri bile yurt dışından getirtmek gerekiyordu. Bu proje nedeniyle bu alanda hiç bir sanayi üretimimizin olmadığını acı biçimde gördük. Ve bu durumdan çok büyük bir ders çıkardık: Eğer herhangi bir tasarım alanında gelişmiş bir endüstri yoksa o alanda büyük ve kapsamlı işler yapılamaz.

1968: Türkiye’de İlk “Endüstri Tasarımı Bölümü” Kurulması Girişimlerinde Bize Yardımcı olan “… Hukuk, ekonomi ve sağlık …” Destekleri

Böylece, 1968 yılından başlayarak İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde İçmimarlık Bölümü içinde endüstri için tasarım yapma düşüncesi ciddi biçimde tartışmaya açılmıştı. Bunun nedeni, özellikle iç mimarlık ve mobilya tasarımlarını değiştirecek yeni sanayi alanlarının ortaya çıkmamasının bizleri düşündürmesiydi. Bu alanda bilinenler hızla değişiyordu ve bu değişime katkıda bulunmamız gerekiyordu. Çünkü Ankara’daki GİMA projesinde bu sorunu yaşamıştık. Ancak ben bu yeni hedefin başını çekerken, buna karşı çıkanlar, “klasik sanatın kalesi olan Akademi içine endüstri kelimesinin girmemesi” gerektiğini savunuyordu.

Gerçekten de kurmaya çalıştığımız bu yeni mesleğin sınırları nelerdi? Bu nedenle endüstri tasarımı mesleğinin temellerini oluştururken öncelikle İstanbul Üniversitesi kökenli üç profesör hocamızdan çok yararlandık. Bir hukukçu hocamız Prof. Dr. Safa Erkün, bir ekonomist Prof. Dr. Erdoğan Alkin, bir de halk sağlığı hocası Prof. Dr. Orhan Demirhindi. Sonra da bir sanayi genel müdürü, bir sosyal bilimci ve bir felsefe profesörünün desteği ile devam ettik. Çünkü bu yeni mesleğin hem yasal sorunları, hem ekonomik sorunları, hem de insan ve çevre ile ilgili yasal sorunları olduğu açıkça görülüyordu. Yani endüstri tasarımı mesleğinin alanında genel anlamda “suç işleme potansiyeli vardı”.

Bu üç alan dışındaki yaratıcı tasarımlar ise zaten bizim işimizdi. İlk yıllarda sanayi kuruluşlarında üzerinde fazla durulmayan bu alanlar, daha sonra en önemli konular durumuna dönüşecekti.

 

1970: Askeri İhtilal Sonrası, Devlet Planlama Teşkilatı, İlk Endüstri Tasarımı Bölümü’nün Kurulması Ve İlk Tasarım Konuları

Tam bu sırada 1970 yılında yaşanan askeri ihtilal sonrasında “Milli Bir Türk Sanayisinin Geliştirilmesi” için kapsamlı bir sanayi planlaması başlatıldı. O dönemde Devlet Planlama Teşkilatı, ilk kez “sanayi ve tasarımı; sadece bir üretim değil, toplumun mutluluğunu, ekonomik refahını artıran bir iş” olarak tanımladı.

Bizler de Devlet Planlama Teşkilatı’nın Sosyal Planlama Teşkilatı’ndan aldığımız destek ile 1971 yılında şimdi adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin Güzel Sanatlar Akademisi’nde Türkiye’de ilk Endüstri Tasarımı Bölümü’nü kurma hazırlıklarını yaptık ve 1972 yılında Bölümü kurduk. Bu işin ilk girişimcisi olduğum için beni Bölüm Başkanı yaptılar. Böylece Endüstri Tasarımı eğitimine başladık. O günlerdeki hedefimiz, Türkiye’de o günlerin koşulları içinde gelişmeye başlayan sanayi kuruluşlarının önemli ihtiyacı olan ilk tasarımcı kadrosunu en iyi biçimde yetiştirmekti.

Diğer yandan böyle bir eğitimin hedefinde hangi üretim alanları olmalıydı? Çünkü o yıllarda Türkiye’de sanayi üretimi bakımından sadece Devlet kuruluşları “güven veriyordu”. Özel sektör ve özel sanayi kuruluşlarına “henüz güvenilmiyordu”.

Nitekim o yıllardaki ilk televizyon reklamlarında Sümerbank’ın set bakışlı bir adamı kameraya doğru yürüyüp, öndeki masaya sert bir yumruk vurup, sert bir sesle: “Sanayide Devlet!” diyordu. Bu “güvenilebilir olmak” demekti. Durum buydu.

Bu nedenle ilk proje konularımız olarak, öncelikle Devlet Malzeme Ofisi’nin çeşitli kamusal ve özel işyeri için tasarlanmış ürünlere ihtiyaç olduğunu görüp öncelikle bunları çok geniş kapsamlı olarak ele aldık. Böylece ilk proje konularını çeşitli eğitim araçları, okul mobilyaları ve resmi kurumlar için çeşitli araç gereç olarak belirledik.

 

1973: Torino’da İtalyan Tasarımı Düşüncesinin Temel Kaynaklarını Anlamak

1972 yılında endüstri Tasarımı Bölümü kurup eğitime başlayınca ilk iş olarak 1973 yılında, Avrupa’da tasarımın gerçeklerini yerinde görmek için Akademi hocaları ve öğrencilerimizle birlikte İtalya’da, İsviçre’de ve Almanya’da bir araştırma gezisi yaptık. Bu geziden benim aldığım en önemli ders ise İtalya’daydı. Torino’daki ünlü Eurodomus Fuarı’nda bir ara neredeyse 18 yaşında genç bir kız öğrenciyle konuşurken üzerinde fazla durmadan “İtalya’da devlete ait tasarım okulu yok” demişim. Öğrenci önce bir şey demedi, ama sonra ilave etti:

“…Tabii ki yok, Biz Rönesans’tan beri zaten tasarımla yaşıyoruz… Ayrıca İkinci Dünya Savaşı sonundan, yani 1948 yılından sonra İtalya’da her şey yeniden planlandı. Burada hemen hiçbir hammadde ve enerji yoktur. Her şeyi ithal etmek, başarıyla tasarlamak, üretmek ve ihraç etmek zorundayız. Ayrıca İtalya’nın hiçbir şehri, başka hiç bir şehrin hiçbir ürünüyle rekabet etmez. Her şehir kendi ürünleriyle tek başlarına tüm dünya ile rekabet ederler. Bunu yapabilmek için her İtalyan şirketi bir aile olarak örgütlenmiştir. Ailedeki herkes bu işi yaptığı için tüm aile bu işin sorumluluğunu ve şerefini taşır. Kısacası İtalya için tasarım ve üretim, sadece ekonomik bir olay değildir. Tasarım ve üretim tüm İtalyan ailelerin tümünün yaşamı, varlığı ve mutluluğudur…”

Bu sözleri söyleyenin 18 yaşındaki bir genç olduğunu hatırlatmak isterim. Bu küçük örnek benim hayatımda aldığım en önemli derslerden birisi olmuştu. Durup dururken bu soruyu sormasaydım belki de hayat boyunca hiç duymayacaktım. O gün net olarak şunu anladım: Tasarım bir ülkenin tek bir başarılı bir ürünle bile, tüm dünyayı etkileyebilmesini sağlayan çok önemli bir iştir.

Prof. Dr. Önder Küçükerman

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir