Rekabet Gücünün Temeli ve Özgürlük

Bilgiye, teknolojiye ve bilime gereken önemi verdiğimiz, sanayi ve bilimi efektif bir şekilde bir araya getirerek tüketicinin ihtiyacını sezip anında karşılayan inovatif fikir ürünleri ortaya koyduğumuz ve onları stratejik planlar ile sadece korumak değil aynı zamanda bir sermayeye dönüştürdüğümüz noktada ise; sağlam temellere oturtacağımız rekabet gücümüzle hiçbir sarsıntıdan kolay kolay etkilenmeyeceğiz.

Başımıza kötü bir olay gelmeden önce önlem almaya yönelik bir kültürümüzün olmayışı hayatımızın her alanını ciddi anlamda etkiliyor. Hayatı tehlike ile burun buruna yaşamamıza neden olan bu yaklaşım biçimimiz, bir zihniyet olarak yer etmiş olduğundan, iş hayatımızda da yansımalarını görüyoruz.
Her depremin ardından, dayanıklı evlerin inşa edilmesi gerektiğini konuşuyor, oturduğumuz evlerin sağlamlığından şüphe ediyor fakat hemen ardından unutuyoruz. Ta ki yeni bir deprem felaketi olup on binlerce yaşam gözlerimizin önünde yitip gidene dek.
Peki bu zihniyet başka nerelerde kendini gösteriyor. Fikri Haklar sektörüne baktığımızda; müşterilerin, çoğunlukla başlarına bir sıkıntı geldiği zaman bizlere başvurduklarını görüyoruz. Mesela, ürün piyasaya çıkmak üzere ve tüm işlemler neredeyse tamamlanmış, hatta bazı durumlarda lansman bile yapılmış. Ufak detaylar gözden geçilirken akla markayı tescil ettirmek geliyor ve bir de görülüyor ki marka; tescil edilmeyecek nitelikte ya da birebir aynısı veya benzeri başkası tarafından tescil edilmiş ve kullanılıyor.
Seçtiği ve üzerinde hayaller kurduğu markasını kullanamayacağını öğrenen girişimcinin bütün motivasyonu kırılmışken, bağlandığı markaya tutunmak istediğinden, çözüm senaryoları; hatanın üstünü örtmeye yönelik yamalar yapma kısır döngüsüne doğru sürükleniyor ve o döngüden çıkmak çok da kolay olmuyor. Sonuç olarak; ya logo, ambalaj, tabela ve diğer harcamalarını yeniden yeni bir marka ile yerine getirmesi gerekiyor ya da her türlü riske açık kalarak markasını tescilsiz olarak kullanma yoluna gidiyor. Bu noktada da her an tüm ticari faaliyetlerinin durdurulması, mallarına el konulması gibi tehlikelere açık yaşıyor.

Ürünlerde kullanılan teknik özellikler veya buluşlar açısından bakıldığında da benzeri ve hatta belki de daha yıpratıcı durumlar yaşanabiliyor. Bir anda eline; “Şu üründe kullandığın şu özellik ile, patent belgesinden doğan haklarıma tecavüz….” diyen bir ihtar geliyor. Bu noktada yeterince konuya hakim olmayan biri, karşı tarafın doğru söyleyip söylemediğinin teknik olarak incelenip irdelenebileceğini bilmeyebiliyor, bilse de incelemeyi bir patent mühendisi dışında pek çok kişiye sorabiliyor ve ne yazık ki hala aklına patent mühendisi gelemiyor. Zaman geçtikçe sinirler geriliyor, belki de çözümü çok basit olabilecek bir problem uzadıkça uzuyor.
İhtarı gönderen tarafın haklı olduğu noktada ise, başa türlü bir panik başlıyor. “Haklı tarafın talepleri yerinde mi? böyle bir durumda insanın başına neler gelebilir? Anlaşmak mümkün müdür?…” sorularının cevapları da başka yerlerde aranıyor.
Yukarıda bahsedilen bu problemler bilgi yetersizliğinin en üst seviyede olduğu senaryoları kapsasa da, ülkemizde fikri haklara çok hakim olduğu düşünülen büyük şirketlerde de başka senaryolarla başka stratejik hatalar yapılabiliyor ve biz bu türde minik dalgalarla boğuşurken; Çin ve Hindistan almış başını gidiyor. Krizde dediğimiz Avrupa ve Amerika’nın ya da çok güç kaybetti dediğimiz Japonya’nın markaları tek tercihimiz oluyor. Her gün daha fazla tüketiyor ama üretemiyoruz ve dış borcumuz açıldıkça açılıyor.
Fikri Hakların çağımızın en değerli sermayelerini koruduğunu ve sürdürülebilir rekabet gücü sağlamanın temellerini oluşturduğunu kavradığımız noktada, yeni işlerimize onlara stratejik planlamamızda çoktan almaları gereken yeri vererek başlayacağız. Belki ilk adımlara kadar geri sarıp, “Özgün ne demektir, yenilik nedir, buluş nasıl yapılır, inovasyonla buluşun farkı nedir?” diye sormaya başlamamız gerekecek. Sonra da, büyük emeklerle ortaya koyduğumuz özgün ve inovatif ürünlerimizi korumanın yollarını sorgulayacağız. Hatta gün gelecek; onları korumanın ötesine geçip, sadece ürünlerin değil, onları hayata geçirmemizi sağlayan teknolojinin, bilimin, tecrübe ile kazanılmış bilginin, iş yapış yöntemlerinin de ticaretini yapacağız. Rakiplerimizin ve dünyanın son buluşlarını öğrenmenin en kolay yolunun tüm patent dokümanlarını takip etmek olduğunu ve bu yöntemin, AR-GE faaliyetlerimize maliyet düşüren ve zaman kazandıran katkısını göreceğiz. Ürünlerimizin yaşam döngüsü boyunca, farklı koruma şekillerinden yararlanarak, farklı kazanımlar elde edeceğiz.
Bunları yapacağız çünkü günün birinde varlığımızı sürdürebilmek adına bunları yapmak durumunda kalacağız. Zaten bilgi üretip, kendi teknolojilerimizle kendi ürünlerimizi ortaya koymadan ve bu ürünleri diğer ülkelerin ürünlerine oranla tercih edilir bir seviyede yapmadan refah içinde yaşamak bir yana, özgür dahi olmanın mümkün olmayacağı bir dönemde yaşıyoruz ve henüz özgürlüğümüzün ne denli elimizden gittiğini bile kestiremiyoruz.

Ne yazık ki, orman kanunlarının başka boyutlarda var olmaya devam ettiği dünya düzeninde; yüz yılı aşkın süredir, sürdürülebilir rekabet gücü kazanmamızı engelleyen yapay depremlerle üretemeyen ve dışarıya bağımlı yaşanan bir ülke olmamız için büyük çaba gösteriliyor. Uçak fabrikaları kapatılıyor, yerli arabalar fiyaskoymuş gibi gösterilmeye çalışılıyor, “onlar yapar ama biz yapamayız” psikolojisi türlü yollarla içimize
işlenmeye çalışılıyor.
Bilgiye, teknolojiye ve bilime gereken önemi verdiğimiz, sanayi ve bilimi efektif bir şekilde bir araya getirerek tüketicinin ihtiyacını sezip anında karşılayan inovatif fikir ürünleri ortaya koyduğumuz ve onları stratejik planlar ile sadece korumak değil aynı zamanda bir sermayeye dönüştürdüğümüz noktada ise; sağlam temellere oturtacağımız rekabet gücümüzle hiçbir sarsıntıdan kolay kolay etkilenmeyeceğiz. Seçim basit, yapılması gerekenler net de; keşke bir de günü kotarma telaşımızdan kurtulup görebilsek.


Fotoğraflar: www.nuridemirag.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir